|
İKİ MOSKOVA'M
Ağustos 1975. Sovyet Büyükelçiliğinden nihayet bir harita elde edebildik. Sapsarı bir sayfayı ortasından kesen siyah bir çizgi; takip etmemiz gereken güzergah. Zagrep'den kalkıp Macaris'tan üzerinden Moskova'ya gideceğiz acemi fıstık yeşili arabamızla. Macera bu ya!
İki yanı kayın ağaçlarının gizlediği kolhozların arasından tekdüze bozuk bir yol. Her gün “aynı”. Halbuki ne köyler kasabalar göreceğimizi hayal etmiştik. Bir dağ fırınında, eşimin o günden sonra hep benzerini arayıp özleyeceği taş gibi siyah rus ekemeğine son peynirimizi katık edişimiz... 400 kilometrede bir benzinci arayışımız falan... Sekiz gündür yoldayız. Turgenyev'in şehri Luvov'da akşam otel lokantasında kalın sert elli bir Sovyet kadın yoldaşın Tanju Okan'ın şarkısı eşliğinde beni dansa kaldırışı... Masamıza yerleştirilen küçük bir Türk bayrağı... Neler de ayarlanmış!
Tıka basa doldurulmuşuz arka koltukları ve bagajı. O da yok, bu da bulunmaz demişler. Ve nihayet Moskova ile ilk buluşma. Göklere uzanan Stalin fantazisi acayıp gotik bir binanın altında Büyükelçiliğe telefon edip “Biz Geldik” diyebildik. Yazıları, sokak isimlerini okuyamıyoruz ki! Arabamızın etrafına hemen 20 kişi toplandı. Inceliyorlar. Sputnikler fırlatmış koskoca süper güç Sovyetler Birliğinin bireyleri teknoloji meraklarını bizim fıstık yeşili Passat'ımıza indirgemişti bile.
Kalançovskaya Ulica'daki diplomatik getto'nun 14. katında 60 m2'lik evimize yerleşiyoruz. Eşyamız yok. Dostların önerisiyle hemen herkeste aynısı olan beyaz formika masa ve 4 taburemizi aldık. Unla suyu karıştırıp zamk elde ederek duvarlarımızı kağıtladık. Sicimlere kolye gibi dizili satılan tuvalet kağıtlarımızı da açıp hizmete sunduk. Büyükelçimizin eşi ziyarete gelecek! Kırmızı çizgili perdeleri raptiyeledim. Taburelere bir örnek yastık da diktim. Mutfak penceresinin önünde kahvelerimizi hanımefendiyle yudumladık. Ne çok gülmüştük...
Kiril alfabesi elimde, parkta banka oturup binalardaki klişe sloganları okuyorum. Mir Drujba = Barış ve Dostluk. Hleb = Ekmek, Malako = Süt. Epeyce söktüm. Okula gidemiyorum. Bize yok.
Minik evlerimiz dolmaya başlıyor. Zaman zaman çarlık döneminden kalma bronzlar ve porselenler Sovyet sentetiğinle adeta hoş bir arkadaşlık kurmuş gül gibi geçiniyorlar. Büyükelçiliğimizde müthiş bir dayanışma var. Macar Mağazasına şarap gelmiş koşuyoruz 28 km. öteye, Bulgar Dükkanında da donmuş fasulye görülmüş. Hop, oraya atlıyoruz, 8 gidiş 8 geliş caddelerden. Tadını unutamadığım 5 rublelik çikolatalı pasta üzerine üzümlü dondurma alıyoruz yoldan. 20 dakika kuyrukta beklemeye değer. Kafe Puskin henüz sadece şarkılarda. Lenin ise bizimle birlikte her yerde. Takip ediyor. Kıs kıs gülüyor.
Kış geliyor. Belimize kadar kar. 3 yaşındaki oğlumu kızağına koyup kaldırımlarda ipinden çekiyorum. Al yanaklı Rus bebeleriyle selamlaşıyorlar kızaktan kızağa. Çocuklara çok düşkünler. Beni azarlayan büyükanneler oluyor çocuğu iyi sarmalamadım diye. Oğlum Rus dadısından şarkılar öğrendi bile. Aksansız rusça konuşuyor. Ben ise fiillerin takılarında zorlanıyorum. Öğretmenim neşeli Valuşka Glasnost'a yetişemedi. (Erken kaybettiğimiz canım arkadaşımı sevgiyle anıyorum). Cesurdu. Neler anlatırdı, öğretirdi fiiller, sıfatlar dışında.
Votkalı, bol havyarlı geceler. Büyükelçilikteki arkadaşlarla... Uzun sohbetler. Henüz çok genciz. Herşeyi merak ediyoruz, öğrenmek istiyoruz. Çok az da olsa kaçak rus ahbaplarımız var. (Yolu şaşırıp Ayşe ile, KGB bahçesine girivermişiz arabamızla bir gün. Silahlarını dayamışlar penceremize askerler. Gülücük atıp kurtuluvermişiz.) Herşeylere gülüyoruz canım.
Bahar geldi. Dünya güzeli Rus kadınları başlarından kürk kalpakları çıkarttılar artık! Altlarından tam tepelerine topladıkları kocaman topuzlar çıktı. Üstlerinde, bir model rengarenk büzgülü ipek elbiseler. Ama, pek yanaşamıyoruz birbirimize. Içlerinin, gönüllerinin ne zengin olduğunu ikinci gidişte keşfediyorum. Sevecen, çalışkan, henüz çekingen Rus kadınını. Sistemlerini henüz pek sorgulamayan cefakar, sabırlı ve çok gururlu Rus Dyevuşkalar. Ne zaman dertleşebileceğiz onlarla acaba? Milim şaşmayan ayaklı kuğu balerinler, vinç tepesindeki inşaat işçisi babaanneler. Bir araya ne zaman gelebileceğiz? Maaşının son kapiğiyle aldıkları karanfili konserde orkestra şefine sunan şiir dolu insanlar...
Dedim ya gencim. “Hep, Dinleniyoruz, Takip ediliyoruz” deniyor. Acaba ben mi farketmiyorum.
Manejde sergiye gidiyoruz bir Cumartesi. Olağan dışı tablolar. Avangard mı? Modern mi? Ertesi gün öğreniyoruz ki hortumlardan sular fışkırtarak dağıtılmış, lavedilmiş sergi. İstenmiyor bireysellik. Bir öfke... Dünyada yankılanıyor olay. Buna ben de öfkeleniyorum.
Eşimin görevi beni de şanslı kıldı. Özbekistan, Gürcistan, Azerbaycan dolaşıyoruz. Emel Sayın Ruslara “Allah” dedirtiyor, Osetiada. Taşkent film festivalinde Fatma Girik'in arkasında ben de imza dağıtıyorum. Erivan'da yaşlı bir Ermeni kadından Türkiye özlemini dinliyorum gözyaşlarıyla. Bakü'da Arif Melikof'un bize bestelediği şiiri alkışlayıp, Babaef ile bir gece sabaha kadar Nazım Hikmet'i yaşıyorum.
Eylül 1977'de ikinci oğlumu, banyo perdesi almaya gittiğim Finlandiya'da (6-5 aylık –930 gr.) dünyaya getirdim. Helsinki'de hastanede bırakıp Moskova'ya dönüyorum. 6 ay kaldı orada. Her sabah doktorundan yaşama şansını takip ediyorum. Zor günler. Dillere, Finlandiya'ya ve Moskova'ya destan oluyorum bu arada. (Şimdi 27 yaşında sağlıklı koca bir oğlan) Bir ismini de “Alan” koyuyoruz. Osetin devlet dans gurubu da Alan yaylalarından almış adını. Çok duygulanıp, küçük oğlumuzu kutlamak için bir gece ansızın 40 kişi dolduruyorlar evimizin salonunu. Ve boynuz kadehlerle şarap içip sevgi ve dilek ve dualarını sunuyorlar. Zor günleri birlikte aşıyoruz sanki o dönemde.
Moskova bir cennet miydi yoksa cehennem mi? Sonraki yıllarda geriye bakıp daha berrak görebildim galiba. Ne cehennem ne de cennetti. Benim 20'li yıllarımı bezedi...
Sene 1989. Brüksel'de 10 yılı devirmişiz. Galiba o yılları, “Bir gün benim de annemin bisiklet yollarından parklara ulaşabileceği Türkiye” hayaliyle geçirdim. Çocuklarım büyüdü. Ben de ....
Eşimin “2. kez Moskova belirdi. Gelir misin?” teklifini derhal kabul ettim. Büyük oğlumuzu bırakacaktık. Zor olacak mıydı? Ama vincin üzerinden kahraman Rus babaannenin çağrısını duyar gibiydim. Bekliyorlardı.
Caddeler, ekmekçiler, kuyruklar, Lenin yerli yerindeydi de hani 30 kapiklik üzümlü dondurmalar? 15 sene öncekine benzer yeni bir diplomatik gettoya yerleştik. Perestrayka'nın blucinli gençliği glasnost ağabeyleriyle kavgaya tutuşmuşlardı çoktan. Sovyetler Türkiye'ye açılıvermişti. Gelenler gidenler, Cumhurbaşkanları iş adamları.... Dr. Jvago'nun Rusyasını arayan veya uzay müzesindeki kozmonot eşofmanın aynısından satın almak isteyen garip konuklar... Yüzlerce kişilik davetler falan.
Kitapçılar küçüldü. Yarısında deterjan, bayat Paris Match mecmuaları veya ucuz parfüm satılmaya başladı artık. Devlet parça parçaydı. Mağazaların çoğu kapılarını kapadı ama Rus kadını evinin kapılarını bizlere ardına kadar açtı! İşsiz kaldı çoğu. Çilekeş rus kadını. - 40 da titreyen elleriyle kaldırımlarda sıraya dizilip ucuz giysi, sosis tarihi geçmiş amerikan peyniri, tabak, çanak sattılar. Topuzlar kesildi onlar bile elden ele satıldı. Derken tek tük özel kiosklar belirdi mukavva veya tenekeden. Müdürler fabriklara el koyuverdiler. Sütler, tavuklardan yok oldu. Yumurta kuyruğunda bir kadın kuyruktaki başkasını ağır yaraladı. Küçük kiosklar birleşip tuhaf süpermarketler yarattılar. Buralardan fırlama, son model Avrupa arabalarında altın kolyeli yeni zenginler trafiği alt üst etti. Kaşı çatık Moskovalı adeta hınçla tüketiyordu şehri. Ortalığı Alman, Fransız, Çin ve Türk malları bürüdü.
Elvada Lenin!
Taşındığım daha büyükçe 2. evimiz son kalan Lenin heykeline bakıyordu. Güneşli bir Pazar yavaş yavaş toplandı Moskovalı. Beyaz ev (Meclis)'e yürüdüler. Gittikçe grup büyüdü. Rus babaanne vinçten inip tanka bindi ve yakıverdiler. Beyaz Evi. Akşam haberleri 30 ölü olduğunu açıkladı. Yeltsin devri başladı. Gözümün önünde oluştu herşey!
Artık evlerine girip çıktığım evimde ağırladığım birçok yatılı, yatısız Rus, Gürcü, Azeri dostum oldu. Dertleştik. Hiç durmadan anlatıyorlardı. Gurur ve zerafeti elden bırakmadan. Bir kısmı eski, o müthiş “Düzen”i özlüyorlar bir kısmı ise özgürce dertleşmenin tadını çıkarıyorlardı. Razıydılar 5 dolarlık sosis yememeye.
80 başlarında artık Moskova'nın da uluslararası kadın derneği oluşmuş 90 larda ise epeyce palazlanmıştı. Değişik Büyükelçilik konutlarında toplanırdık. Aylık bültenlerimiz daha çok gıda bulma adreslerinin paylaşıldığı sayfalardı. Hastahaneler için ilaç ve şırınga avlarına çıktık. Devletin her kurumu yokluk içindeydi. Tiyatro, konser salonları, bale perişandı. Onlara el vermeye çalıştık. Yeni üreyen banka odalarında tiyatro sahneleri yarattık falan. Bu arada çok acı Bosna savaşı patlak verdi. Ailece Bosnak dostlarımızın acılarını paylaşmaya çalıştık. (Burada küçük oğlumun okuldaki yardım çalışmalarını övünerek yazmalıyım) Türk şirketlerini devreye soktuk, orada kalanları ve savaştan kaçanlara destek sağladık.
Yetişemiyordum hiçbirşeye sanki.
Bir gün Kremlin gönderinden orak çekiçli bayrak indiriliverdi ve Rus bayrağı dalgalanmaya başladı. Tam da oradayım o gün. Değişik duygularla izledim. Vincin tepesindeki babaanneler neler hissediyordu acaba?
Aylardır maaşlarını alamıyordu Rus kadınları. Ama ezbere biliyorlardı en az 10 Puşkin şiirini. Yine karanfil aldılar son kapikleri ile orkestra şeflerine. Cefalı vefalı Rus kadınlarım benim torunlarının kar kızaklarını zor çeken oldular....
1994 sonbahar. Büyükelçilikte veda gecemiz kalabalık oldu. Bana gizlice pirinç bulan terzi Vera, Boşnak dostum Vişne birlikte, pancar ve lahanadan vazo düzenlemesi öğreten Hollandalı dostum, birlikte atölyesinde turşu ve votka ile eşsiz anlar yaşadığım ressam Dudnik, dernek arkadaşlarım, artık devlet sanatçısı olmayan müzisyen arkadaşım, fiil çekimini nihayet öğretebilen Rusça öğretmenim Ludmilla, Bakü'den bir tencere yaprak sarması yapıp uçakla bana yetiştiren Şefika'm, artık rahatça neler neler yazabilen yazar arkadaşım Fionova, hepsi oradaydı. Vedalaştık. Belki vinç üzerindeki kahraman babaanne de yan odadaydı.
Paka! (Yine görüşmek üzere)........
Oya Akıncı |