|
Yürek günlükleri-l
Fundayı ilk tanıdığımda endişeliydi, üzerinde, uzun yıllardan sonra memleketinde yaşamına devam etmeye karar veren ama bundan tedirginlik duyan bir kadın hali vardı. Bir an aramızda anlamını ancak sonradan tarif edebildiğim bir gel git yaşadık.
Memleketi ile buluşmak, barışmak için benden yardım istiyordu.
Bense o anda ondan daha Kıbrıslıydım, Kıbrıslıyı daha iyi tanıyor ve anlayabiliyordum. Fundanın benden istediği bu yolda kendisine yardım etmemdi.
Simdi geriye dönüp baktığımda Funda ve memleketi arasındaki duygusal bağın oluşturulmasında aslında onemli bir rol oynadığımı daha iyi anlıyabiliyorum. Ben sadece ona yolu ve insanları gostermiştim. Onun istedigi ise memleket toprağının onu tıpkı bir annenin cocuğuna gösterdigi sevkat ile sevemesi, kabul etmesi ve bağrına basmasıydı. Bu olguyu el birligi ile gerçekleştirdik ve geri baktıgımızda hayatın üzerimize yükledigi yürek kasılmasının geride kalanları ayrı bir bagla birbirlerine bagladıgını fark ettik tıpkı bir göbek bağı gibi.
İnsan bir kordonla memleketine bağlıdır. Bunu fark ettigi zaman tıpkı ana rahmine donme dürtüsü gibi bir dürtüyle karşılasır iste o an da geri durmadan memleketine koşması gerekir. Funda da bunu yaptı.
Annesinin yatılı okula bıraktıgı küçük kız artık büyümüş tam bir Parizyen olmuştu. Bu şehre geldiginde buralarda kendini kabul ettirmek için az mücadele vermemisti. O güne kadar bir tek kelime fransızca bimeyen hırslı kız, nasılda bir yıllık bir mücadele sonunda hatasız fransızca ögrenmiş, Sorbonne kendi deyimi ile -hemde Parisin gerçek Sorbonundan- siyaset bilimini bitirmişti. Funda içindeki bu mücadeleci kızı seviyordu, aynı mücadeleci kız, sırf sınıf arkadaşlarından kabul görebilmek ve birkaç fransızca kelime duyabilmek için fransız kafelerine koltugunun altında bir Le Monde gazetesi ile girer saatlerce okur gibi yapar sadece etrafındaki konuşmalardan bir kaç kelime duymak için beklerdi. Diplomadan sonra hayatı kolaylaşmıştı, işi, evi, tam da olmasa bir hayat arkadaşı olmuştu.
Paris de ki son gününde derin derin nefesler almış, buraları bu parlaklığı bu ışıltıyı özleyecegini düşünmüş ama bu şehri dolu dolu yaşadıgını fark etmişti. Parisi bir Parizyen gibi yaşamayı beçermişti hayat biraz daha müsade etse belki biraz daha kalabilirdi ama şimdi hayatının bu evresinde gerçek yurduna, baba oçağına dönüp kendi toprakları ile buluşma, barışma zamanı gemişti. Hayatının son zamanlarında memleketi onu geri çagrımıştı bunu hissettigi zaman geri dönemeye karar verdi. Kimine göre vatanım diye bildigi topraklar da barış yoktu ama o hep vatanını tutkulu bir kadına benzetirdi. Tutkuları için evlatlarına huzuru, düzeni, mutluluğu fazla gören, değerlerini tutkularının yoğunluğuna göre yitiren arsız bir kadına.
Adaya bir bahar günü indi, havaalanı yolunda sağlı sollu şarı çiçek tarlalari dikkatini çekti, bu kadar parlak sarı rengi daha önce hiç görmedigini fark etti. Paris havasından sonra en iyi gelen şey memleket havası diye düşündü derin bir nefes alırken. Buraya memleketi ile barışmaya onunla konuşmaya ve anlaşarak ayrılmaya gelmişti tıpkı birbirinden kopamayan ama birlikte olunca birbirini tüketen çılgın sevgililer gibiydiler Funda ve Kıbrıs. Nasılda bahara hazırlanıyordu, yeniden dogmaya yeşermeye hazır arsız bir kadın gibi. Doğurmadan önce çifleşmeye hazır bir disinin arsızlıgı gibi cilveli, cıvıl cıvıl. Endamlı bir kadınının kırıtkanlıgı, oymaşması gibiydi tabiatın cıvıltılı parlak renkleri.
Günler geçtikçe vatanına alıştı Funda, kendine göre bir hayat tarzı geliştirdi buralarda. Sanki Fundayı yeniden yaratıyordu, geri donuş yolundaki kıbrıslı Fundayı. Eski arkadaşlarını aradı, yeni arkadaşlar edindi. Eski Funda gibi tahamülsüz, eleştirel yaklaşmadı vatandaşlarına. Sanki vatan topraklarını kabul eder gibi onlarıda aynı olgunlukla kalbının içine kabul etti. Bu saatten sonra kimseyı degiştirmek için çaba harcayacak vakti olmadıgını biliyordu. Zamanla yeni tanıdıgı bu duygunun kendisine huzur ve dinginlik verdigini gördü. Sanki vatan toprakları onu insanları ile elbirligi edercesine geri dönüşüne huzur içinde hazırlıyordu. Kendi dilini özğürce konuşma, kendi insanlarını özğürce tanıma fırsatını son an da verilen bir nimet olarak algıladı.
Hastaneye gitmeden önce, selvilerin gölgesinde bahar kokuları arasıda kahvemizi içerken, kaldıgım evi yaptıran, Lawrence Durellin kitabında bahsettigi ingiliz kadın, Marianne i şimdi daha iyi anlıyordu. Acı Limonları okurken, Fortuna adı verilen ev neresi diye merak etmişti.. Şimdi kadının ölmeden önce vatanınla barışmak üzere burdan, bu cennetten hangi duygularla ayrıldıgını daha iyi kavrayabiliyordu.
İnsan yatacagı topragın kendisine anlayış göstermesi için vatanına geri gelir. Ve eger o topraga emek vermemiş, yatırımını sadece kendine yapmışsa, bağışlanmak için ona sığınır. Bu duygular ile kendini sunanı toprak ana anlayış, sevgi, hoşgörü ve sevecenlikle kabul eder tıpkı ilahi bir anne edasıyla.
Fundanın son yolculugundan sonra bir şiir yazdım
Bu bahar yoksun Funda.
Senin baktıgın yerleden denize baktım,
Özeledim sesini ve seni.
Sarının yeşıl ile dansına tanık oldum,
Paylaşmak istedim baharın neşesini.
Kıskandım yeniden doguşunu baharın
Özlemime ağladım.
Lale APAKAN |